Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada

2 Aralık 2007 Pazar

Geçen sene Tunç ve Alemşah Marketing Anadolu'nun "Sıfırın Altında Pazarlama" etkinliği için Eskişehir'e gelmişlerdi. Geldikleri gün İşletme Bölümünde bir lisans dersine katılmışlar ve öğrencilere özetle şu mesajı vermişler; "Üniversitede çok fazla vakit kaybetmeyin ve en kısa zamanda iş hayatına atılın."

Ben de sözlerine aynen katılıyorum, artık üniversitede çok fazla vakit kaybetme lüksleri yok öğrenci kardeşlerimizin. Ama burada atlanmaması gereken önemli bir nokta var. O da, üniversitede geçirilen sürenin ne kadar kaliteli geçirildiği. Bu kalite de üniversite yaşamınız boyunca kendinize katabildiğiniz değerle ilgili.

Kendinize değer katmanız neden önemli? E çünkü size para ödeyecek olan firmalar (bu ister patronunuz olsun, ister iş yaptığınız müşteriler) artık kendilerine en fazla değeri katacak insanlarla çalışmak istiyorlar. Yani eğer siz ortalama değer sunan bir çalışansanız hem her an kolaylıkla ikame edilir oluyorsunuz, hem de ortalama hatta onun da altında bir maaşa razı olmak zorunda kalıyorsunuz. Elbette bu, bir iş bulabildiğiniz durumlar için geçerli. Geçtim en fazla değeri, doğru düzgün bir değer bile sunamıyorsanız o zaman bir iş bulmayı da unutun.

Ama durun, bunlar daha iyi günlerimiz. Bu durumu en güzel "Dünya Düzdür" isimli kitabında Thomas L. Friedman anlatıyor; "Sorun düzleşen bir dünyada sadece ulusların ve firmaların küreselleşmesi değil, insanların da artık küresel pazarlara açılma imkanının olması." Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Artık tek rakibiniz TYH değil demek. Hiç beklemediğiniz bir anda Hintli bir yazılımcı Internet sayesinde sizin yerinize çalıştığınız firmanın yazılım işlerini, sizden çok daha ucuza yapmaya başlayabilir. Üretimin düşük maliyetli ülkelere kaymasından söz etmeye gerek bile yok. Bugün Avrupa ülkeleri ve Amerika için geçerli olan bu durum, çok yakın bir gelecekte bizim de başımıza gelecek. Bundan kaçışımız yok.

Peki ne yapıyor bu Hintli ve Çinli (çoğu yerde Rusya ve Ukrayna'nın da adı geçiyor) öğrenci kardeşlerimiz? Durup dinlenmek bilmeden çalışıyorlar. Milyonda bir yeteneğe ve zekaya sahip bir Çinli öğrenci ne diyormuş biliyor musunuz?

Bu ülkede benim gibi 1.300 kişi daha var ve iyi bir iş sahibi olabilmem için benim onlardan daha iyi olmam lazım.

Hintli gençler ise Hindistan Teknoloji Enstitülerinde (HTE) canla ve başla eğitimlerini tamamlıyorlar. Bir HTE'ye girmenin Harvard'a ya da MIT'ye girmekten daha zor olduğu öne sürülüyor. Son yıllarda pazarlama alanında yapılan akademik yayınlara bakıyorum, Hintli ve Çinli öğrencilerin çalışmaları her geçen gün hızla artıyor.

Peki bu hırs neden derseniz? Bu düz dünyada kendilerine katacakları değerin nasıl bir farklılık yaratacağının farkındalar da ondan. Ve kendilerine bu değeri katmanın yolunun da ilk önce bilgiden geçtiğinin farkındalar.

Friedman'ın şu sözleri durumu çok güzel bir şekilde özetliyor;

İnsanların isteklerinin ve ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu kabul ederseniz sonsuz miktarda iş alanı yaratılabileceğini de kabul etmiş olursunuz. Tek kısıtlayıcı faktör insanın hayal gücüdür. Tarihe bakınca görürsünüz ki ticaret ve iletişim arttıkça ekonomik hareketlilik ve hayat standardında yükselme kaydedilmiştir. Dolayısıyla düz dünyada bize iş kalmayacağından korkmamak gerekir. Pek çok iyi iş olacaktır. Ama tabii ki bilgisi ve fikri olanlar için.

Çocuklarımıza hep şöyle derdik: “Tabağındaki yemeği bitir, nice aç insan var dünyada.” Artık şöyle dememiz lazım: “Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada”. Düz dünyada iş bulmak ya da işinizi kaybetmemek istiyorsanız durmadan yeni beceriler, bilgi ve uzmanlık edinmelisiniz. Düz dünyada çabuk uyum sağlayabilmek ve “öğrenmeyi öğrenmek” bir iş görenin sahip olabileceği en önemli nitelik olacaktır. Bilgi ve teknolojinin sınırları ilerledikçe, makinelerin yaptığı işler daha karmaşık hale geldikçe bunları kullanabilecek kapasitede olanların da kıymeti artacaktır.

Evet arkadaşlar, insan bir kere öğrenci oluyor. Ya bu dönemi gençliğinizi yaşayacağınız ve iş yaşamı öncesinde dinleneceğiniz bir dönem olarak göreceksiniz ya da eğlencenin dozunu azaltıp kendinize değer katmak, "öğrenmeyi öğrenmek" için elinizden geleni yapacaksınız.

Karar sizin.

Notlar:
Dünya Düzdür kitabının özeti için http://www.ozetkitap.com/dunya_duzdur.pdfMustafa
Mustafa Akyol'un yazısı için: Düz Dünyadan Dönüş Yok

Büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır...

Geçtiğimiz haftalarda "Bilimin Öncüleri" kitabını okudum. Kitap “Bilim nedir? Ne değildir?” sorusuyla başlıyor. Yazar, bilimin öncüleri olarak adlandırdığı bilim adamlarının hikâyelerine geçmeden önce, bilimsel yöntem, hipotez-gözlem ilişkisi, bilimsel kuram gibi bazı konulara da kısaca değiniyor. Bu ilk bölümde oldukça ilgi çekici olan konulardan birisi “bilimsel buluşta yöntemin ne olduğu” tartışmasının yapıldığı bölüm.

Einstein bu süreci şöyle özetliyor;
Bilim adamı önce problemine çözüm getiren ilkeleri bulmalı, sonra bu ilkelerden olgusal olarak yoklanabilir sonuçlar çıkarmalıdır. Bu iki etkinlikten ikincisi için okul öğretimi ona gereken kafa donatımını sağlamıştır; öyle ki, birinci evre aşılmışsa (yani açıklayıcı ilke bulunmuşsa), yeterli uğraş ve zeka gücünün onu aradığı başarıya ulaştıracağı söylenebilir. Ne var ki, birinci evredeki etkinlik değişik nitelikte bir sorundur. Kuram oluşturmada bizi başarılı kılacak ne bilinen bir yöntem vardır, ne de öğrenimle kazanılabilecek özel bir kafa donatımından söz edilebilir.

Gerçekten de kitap içinde okuduğunuz hikâyelerin çoğu sizi bu sonuca götürüyor. Yani çoğu bilim adamının buluşunun tesadüfî denebilecek koşullara bağlı olduğunu görüyorsunuz. Üstelik çok sayıda bilim adamının daha 30’una bile gelmeden en büyük buluşlarını gerçekleştirmiş, önemli üniversitelerde profesörlük unvanlarını almış olduklarını okuyorsunuz.

Tüm bu hikâyeler de doğal olarak bilimsel buluşların mantıksal bir yapı ile ilerlemenin sonucu olmaktan çok sezgi, içe doğuş, yaratıcı hayal gücü, zekâ gibi kişisel özellikler ve rastlantılar sonucu oluştuğu fikrini yaratıyor. Buraya kadar söylediklerim belki de çok bilinmeyen bir yaklaşım değil. Ancak beni asıl etkileyen şey, bu kişisel özelliklerin ve rastlantıların, buluşların yapılmasını bir anda ve öyle kolayca sağlamadığı. Bu insanlar sahip oldukları deha ve yaratıcı hayal güçlerinin yanı sıra inanılmaz bir bilgi birikimine ve çalışma, üretme disiplinine sahip kişiler. Sadece deha ve yaratıcılığın bilimsel buluşlar için yeterli olmadığı gerçeği ise bu kişilerin hikâyelerinin derinlerinde karşınıza çıkıyor.

Kitapta bu durumun en güzel örneklerinden birisi Arşimet’in hikâyesi. Hikâye kralın bir ustaya som altından bir taç yapması için sipariş vermesiyle başlıyor. Usta tacı krala sunuyor sunmasına ama kralın da içine bir kuşku düşüyor. Bu taç gerçekten som altından mı yapıldı diye. Kralın elinde bu tacın benzeri olan ve som altından yapılmış başka bir taç olmadığı için karşılaştırma yapamıyor. O günün bilgisiyle yapabileceği tek şey, bu tacı eritip bir küp şeklinde dökmek ve aynı boyutlarda som altından bir küple karşılaştırmak. Ama bu durumda çok büyük bir emek ürünü olan taç yok olacak. İşin içinden çıkamayan kral sorunu çözme işini Arşimet’e veriyor.

Arşimet’in bu sorunu çözmek için yaptığı bilimsel çalışmalara çok fazla değinilmiyor hikâyede ama o meşhur banyo hikâyesi anlatılıyor. Arşimet banyoya ayağını soktuğunda suyun yükseldiğini görüyor. Tamamen içine oturduğunda ise suyun taştığını fark ediyor. İşte o anda bir ışık yanıyor beyninde ve soruna çözümü de bulmuş oluyor. Maddenin yapısı ne olursa olsun taşırdığı suyun hacmine göre ölçüm yapılabileceğini fark ediyor. Tacı suya batırıp taşırdığı suyun hacmi ile eşit olan altını karşılaştırıyor. Tabi bu deney tacın som altından olmadığı sonucunun yanında ustanın da hayatına mal oluyor.

Peki ama Arşimet’ten önce hiç kimse bunu görmemiş miydi? Elbette ki Arşimet de dâhil olmak üzere pek çok insan, içine başka bir madde girdiğinde suyun yükseldiğini ya da taştığını fark etmişti. Ama Arşimet kafasındaki sorun ve sahip olduğu bilgi birikimi olmasaydı, bu ilişkiyi göremeyecekti. Tıpkı ondan önce bu durumu gözlemlemiş onca insanın göremediği gibi. Benzer bir durum Newton için de geçerli. Ondan önce kimse elmanın yere düştüğünü görmedi mi sanıyorsunuz? İşte Pasteur bilimsel buluşlardaki bu şans faktörünü şöyle değerlendiriyor; “bilimsel buluşta şans ya da tesadüfün rolü buna hazır kafalar için vardır”.

Şimdi diyeceksiniz ki, bunların pazarlamayla ne ilgisi var? Var efendim, hem de çok var. Pazarlamada yeni fikirler, mevcut uygulamanın/kuramın cevapla(ya)madığı sorulara veya karşıla(ya)madığı ihtiyaçlara çözüm önerisi getirmek değil midir? Bu haliyle bilimsel buluştan farklı mıdır pazarlama fikirleri? Bence bu ikisi büyük benzerlikler taşır.

Geçen hafta Cengiz bir yazı yazdı; "Niş Pazarlama, internet ve büyük fikirler". Bu yazısında, internette büyük iş fikirlerinin keşfedilmeyi beklediğini yazmış Cengiz. Çok da doğru söylemiş. Yeni bir ortam, yeni kurallar, değişen istek ve ihtiyaçlar, değişen bir tüketici ve tüketim yapısı var ortada. Buradan yeni iş fikirleri çıkmazsa ayıp zaten. Evet, keşfedilmeyi bekleyen onlarca fikir var ve birilerinin onları görüp, işte bu iyi bir fikir demesini bekliyorlar. O zaman, önemli soruyu soralım isterseniz. Bu iş ve pazarlama fikirleri nasıl bulunur?

Eğer pazarlama veya iş fikirleri mevcut uygulamanın/kuramın cevapla(ya)madığı sorulara veya karşıla(ya)madığı ihtiyaçlara çözüm önerisi getirmekse, o zaman bu cevaplanmamış soruların ve/veya karşılanmamış ihtiyaçların keşfi bize yol gösterebilecektir. Bu soru ve ihtiyaçlar bir şekilde yaşanan değişimlerle ilişkilidir. Ancak bu ilişki bir neden sonuç ilişkisi değil, karşılıklı bir etkileşim ilişkisidir. Yani değişim ve ihtiyaçlar karşılıklı bir etkileşime girerek birbirlerini üretirler. Bu nedenle, bu soru ve ihtiyaçların keşfinde, değişimlerin anlaşılması büyük önem taşır. Değişimler ise ancak önceki durumun ne olduğunun, bu noktaya nasıl gelindiğinin ve değişimin nasıl ve nerelerde oluştuğunun anlaşılmasından geçer. Değişimlerin anlaşılması, insanların sorunlarını ve ihtiyaçlarını kendi sözcükleriyle tanımlamalarının da ötesine geçmeniz demektir. Kimi zaman insanların kendilerinin bile farkında olmadığı şeyleri görmeye çalışmanız demektir. Ancak bu şekilde eksiklikleri görmek ve anlamak mümkün olur.

Bu soru ve ihtiyaçların keşfi sadece işin bir kısmını oluşturur. İyi bir pazarlama veya iş fikri yaratmak için ihtiyacınız olan ikinci şey, bu cevaplanmamış soruya veya karşılanmamış ihtiyaca bir çözüm önerisi getirmektir. İşte bu çözüm önerisi sizin bir fikir üretmenizle ilgilidir. Ürettiğiniz iş veya pazarlama fikri, mevcut durumdaki açığı başarılı bir şekilde kapatmalıdır. Bu aşama, Einstein’ın sözünü ettiği “probleme çözüm getiren ilkeleri bulma” aşamasıdır ve ona göre “kuram oluşturmada bizi başarılı kılacak ne bilinen bir yöntem vardır, ne de öğrenimle kazanılabilecek özel bir kafa donatımından söz edilebilir”. Sezginin, yaratıcı hayal gücünün ve keskin zekânın ihtiyaç duyulduğu aşama burasıdır. Aynı zamanda, şans ve tesadüflerin devreye girdiği aşamada burasıdır. Aklınızda bir soru veya sorun vardır ve karşınıza tesadüfî veya şans eseri olarak çıkan bir olayda bu sorunun nasıl çözümleneceğini görüverirsiniz.

Ancak, bu ilişkiyi kurabilmeniz ve çözüm önerisini geliştirebilmeniz için sezgi, yaratıcı hayal gücü, keskin zekâ, şans ve tesadüfler yanında sahip olmanız gereken bir şey daha vardır. O da, kafanızın bu ilişkileri kurmaya hazır olması, yani yeterli bilgi donanımına sahip olmanızdır. Aynı o büyük bilimsel buluşları ortaya çıkartan bilim adamları gibi. Bu bilim adamlarının hayatına baktığımızda, hepsinin çok değişik alanlarda bilgi hatta uzmanlık sahibi olduklarını görüyoruz. İşte bu çeşitlilik, bir yandan sorunların belirlenmesinde bir yandan da soruna çözüm önerisi getirirken kurulan ilişkilerde kendini gösteriyor. Tesadüfler, bu ilişkileri kurabilen kafalarda buluşlara dönüşüyor.

Şimdi tekrar pazarlama ve iş fikirlerine geri dönersek, tüm bu kişisel özellikler (sezgi, yaratıcı hayal gücü, keskin zekâ) ve tesadüflerin yanında bizim de ihtiyacımız olan şey kafalarımızı bu ilişkileri kurmaya hazır hale getirmektir. Bunun için tek ve doğru bir yol olduğunu söylemek büyük bir yanlış olur. Doğduğumuz günden başlar bu süreç ve ölene kadar da devam eder (hatta çoğu zaman, edindiğimiz bilgilerin pazarlamayla ilişkisi olduğunu çok sonraları fark ederiz). Okuduklarımız, gözlemlerimiz, deneyimlerimiz hepsi bu sürecin birer parçasıdır. Yani sadece okullar ve orada edindiğimiz bilgiler yeterli olmaz bu donanımı sağlamak için. Sonrasında da önemli bir çaba gerektirir. Diğer yandan, pazarlama veya iş fikirleri üretmek için sadece pazarlama ya da işletme konularında bilgi sahibi olmak da yeterli olmaz. İnsana ve topluma dair olan her alan (psikoloji, sosyoloji, iktisat, iletişim bunlardan sadece bazıları) pazarlamayla da doğal olarak ilgilidir ve sahip olduğumuz bilgi donanımı içinde yerini almalıdır.

Sonuç olarak, Cengiz'in sözünü ettiği fikirleri bulmak önemli ölçüde sezgiyi, yaratıcı hayal gücünü ve keskin bir zekâyı gerektirecektir. Hatta tesadüfler ve şans da belki çok büyük bir etkiye sahip olacaktır bu süreçte. Ancak, günün birinde karşımıza bir fırsat çıktığını ve buradan da iyi bir iş fikri çıkartılabileceğini anlamamız için yeterli olmayacaktır bunlar. Unutmayın ki, büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır...

Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım (Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Nisan 2005)

Güncelleme 1: Cengiz'in bu konunun devamını getirdiği yazısını okumak için: Büyük balık (iş fikri) yakalamanın yolu!

Güncelleme 2: Aslında yazımda çok kısa değindiğim (pazarlama dışındaki alanlarda da bilgi sahibi olunması gerektiği) bir konuyu Özge Yılmaz, Tuba Üstüner ile yaptığı röportajında çok güzel bir şekilde ortaya koymuş. Şöyle demiş Özge Yılmaz bu yazısında;

Genel kabul görmüş kavramların sorgulanması her zaman zordur. Sorgulayanlara da hiçbir toplumda iyi gözle bakılmaz. Herkes gider mersine, “acaba bunun tersi nedir” diyebilmek her babayiğidin harcı değildir. Adamın biri kalkıp da “dünya düz değil, yuvarlaktır” demişti ve sonunda başına neler gelmişti. Farklı düşünenebilmek.. Çizginin ötesini görebilmek.. Apple 1997’de “Think Different” derken farklı düşünebilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Her zaman sınırlı sayıdaki bu insanları merak etmişimdir. Acaba bu insanları rahatsız eden nedir de genel kabul görmüş şeyleri sorgulayabiliyorlar diye düşünüp dururken Google’dan Tuba Üstüneri buldum.

Tuba Üstüner ise bu süreçte kendisini tetikleyen durumu şöyle özetlemiş;
Harvard’da doktora yaparken hocalarımdan bir tanesi bana demişti ki “Eğer herkesin dediğinden farklı bir şey söylemek istersen, ilgilendiğin konulardan çok farklı konularda ve farklı disiplinlerde gezinmelisin. Tüm yaratıcı fikirler marjinlerde yatar”.

Ben bu öneriyi kalpten takip ettim. Doktoram esnasında işletme fakültesinden olabildiğince uzak durup sosyoloji ve antropoloji bölümünden dersler aldım.

Dijital çağda perakende: Superfast kasalar, sanal gerçeklik alışveriş merkezleri, Inter-Virtual bankası ve Safebox

27 Kasım 2007 Salı

1996 yılında Nigel Cope tarafından yazılan “Retail in the Digital Age” kitabı, 2006 yılında perakendeciliğin nasıl olabileceğine dair bir örnek canlandırma ile başlıyor;

2006’nın Nisan ayında bir Cuma akşamı, Jim Darcy işinden evine dönüyordu. Yarıyolda, Ev Alışveriş Sistemi’nden akşam yemeğini sipariş etmediği aklına geldi. Siparişi araba bilgisayarından veya ev alışveriş sisteminin mini versiyonu olan saatinden vermeyi düşündü ama sipariş asla zamanında yetişemezdi. Kendine kızarak, uzun zamandır yapmamış olduğu bir şeyi yapacağını farketti, yerel mağazalardan birisinde durmak zorundaydı. Mağazalar hala açıktı, bir şişe şarap ve çocukları için de eğlencelik birşeyler alabileceğini düşündü.

Mağazaya vardığında saat 06:45’i gösteriyordu. Eğer acele edebilirse, saat 07:00’de bitecek olan, mağazanın %10 indirimli saatinden yararlanabilirdi. Saat yedi olduğunda, tüm raflardaki dijital fiyat etiketleri otomatik olarak indirimsiz fiyata dönüşüyordu. Girişte bulunan okuyucudan mağaza smart kartını geçirdi. Elektronik bir ses kendisine seslendi; “Merhaba Bay Darcy, mağazamıza hoşgeldiniz. Nike’ın yeni spor içeceği ve Unigamble’ın yeni çamaşır deterjanı olan ZAP’da bugün sizin için bazı özel tekliflerimiz var. Düzenli bir müşterimiz olduğunuz için, 30 USD’nin üzerindeki alışverişlerinizde de ayrıca bir indirim alabileceksiniz.” Jim bir mağaza arabası aldı ve hızlı bir şekilde, akşam yemeğini, bir şişe şarabı ve çocuklar içinde 2 şişe Nike’ın yeni spor içeceğini alarak çıkışa yöneldi.

Çıkışta arabasını “Superfast” kasasından geçirdi. Bu kasa, havaalanlarında bulunan güvenlik kapılarının bir benzeriydi ve tek bir geçişte arabadaki tüm ürünlerin barkodlarını okuyabilmekteydi. Kartı ile ödemeyi yaptıktan sonra otoparktaki arabasına doğru ilerlemeye başladı. İşini o kadar hızlı halletmişti ki aldıklarını arabasına yerleştirmekle görevli olan çocuk arkasından koşmak zorunda kaldı. O anda eski alışveriş günlerini düşündü; kalabalık süpermarketler, uzun kasa kuyrukları, alışveriş arabasından aldıklarını kasada boşaltması ödeme sonrasında onları yeniden alışveriş arabasına koyup parkyerindeki arabasına varınca bunları yeniden boşaltması... Bu adamlar artık aldıkları parayı hak etmeye başlamışlardı.

Eve dönüş yolunda, 3 sene önce sanal gerçeklik eğlence merkezine dönüştürülen eski alışveriş merkezini gördü. Yolların kenarında, yüzyılın başında dijital savaşlarda yenik düşmüş ve şu anda çalışmayan boş süpermarket binalarını ve boş otoparklarına baktı. Pek çoğu dijital değişime ayak uyduramamış, gelişmelerin önemini fark ettiklerinde ise çok geç kalmışlardı. Bugün artık pazarın büyük bir kısmı sanal mağazalar tarafından ele geçirilmişti.

Eve vardığında, garaj kapısı otomatik olarak açıldı. Çocuklar, duvardaki plazma TV’de X-Files’ın tekrar bölümlerinden birisini seyrediyorlardı. Jim, bu televizyonları çok sevmişti. Kullanılmadığı zaman, istediği bir ressamın istediği bir portresi olacak şekilde programlanabiliyordu. Jim, mutfağa gidip aldıklarını buzdolabına yerleştirdikten sonra, ev içi bilgisayar sisteminin ekranını kontrol etti. 3 mesajı vardı. Birincisi, annesindendi ve Pazar günü yemeğe gelip gelmeyeceklerini soruyordu. İkincisi, bankasından gelmişti, Inter-Virtual. Banka kendisinin iyi bir golfçü olduğunu kaydettiklerini ve bankanın yıllık olarak düzenlediği turnuvaya katılmak isteyip istemeyeceğini soruyorlardı. Son mesaj ise SafeBury’dendi.

Mağazalar, müşterilerine ait inanılmaz veri tabanlarına sahiplerdi ve müşterilerinin nereden, nasıl, ne aldıklarını çok iyi biliyorlardı. Smart kartlar sayesinde depolanan bilgiler, mağazaların güçlü bilgisayarları ile analiz ediliyordu. SafeBury, Jim’in Ev Alışveriş Sistemi’ni kullanarak WineDirect’den kaliteli şaraplar aldığını farketmişlerdi. Özel bir tadım için kendilerine katılmak ister miydi? Ayrıca, hoşlanabileceğini düşündükleri bir California Chardonney şarabı için de özel bir indirim öneriyorlardı.

Jim önerilen şarabı inceledikten sonra almaya karar verdi. Şarabı satın alması sadece bir dakikasını almıştı. Ekranda şarabın üzerine gelerek bir dergiden alınmış olan yorumu inceledi. Düzenli bir müşteri olarak SafeBury kredi kart bilgilerini aklında tutuyordu. Banka hesabına ait şifreyi girdikten sonra işlem tamamlanmıştı. Şaraba ait tutar banka hesabından otomatik olarak düşmüştü. Şarap ise en geç 5 gün içinde garajında duran Safebox’a yerleştirilmiş olacaktı. Safebox’ların kullanımı oldukça yaygınlaşmıştı. Çoğu evde bir buzdolabı büyüklüğündeki bu Safebox’lardan bir tane vardı. Bunların içinde, donmış yiyecekler, taze sebze ve meyveler için ayrı derecelerdeki bölmelerden, temizlik malzemelerine kadar pek çok farklı ürün için alanlar bulunuyordu. Kilitli olan bu kutu, SafeBury’den teslimat için gelen çocuk tarafından elindeki şifre ile açılacak ve şarabı yerleştirdikten sonra da yeniden kilitleyecekti.

Jim ve eşi Nancy, haftalık alışverişlerini genellikle elektronik olarak yapıyorlardı ve ürünler Safebox’ın içine yerleştirilerek teslim ediliyordu. Haftalık sabit bir alışveriş listeleri vardı ve her hafta bunun üzerinden alışveriş ediyorlardı. Listeye birşey eklemek istediklerinde, SmartPen aracılığıyla SafeBury ürün listesindeki barkodu seçmeleri yeterliydi. Otomatik olarak ürün listeye ekleniyordu. Ertesi gün siparişleri garajlarında duran Safebox’a teslim ediliyordu, böylelikle aileden birisinin evde olup olmaması bir sorun yaratmıyordu. Jim yeni ekleyeceği ürünler için, genelde SmartPen ve mağaza listesini kullanmayı daha kolay ve hızlı buluyordu. Ancak, karısı Nancy alacağı yeni ürünleri görmeyi ve mağaza içinde gezinmeyi tercih ettiği için sanal gerçeklik başlıklarını kullanıyordu. Bu sistem Nancy’ye ürünlerin besin içeriklerini incelemesine olanak sağlıyordu. Böylelikle eğer isterse ürünü sanal sepetine atabiliyor beğenmedi ise rafa geri koyabiliyordu. Sanal mağaza gerçeği ile aynı şekilde idi. Sanal olarak alışveriş onun için hem eğlence hem de hız sağlıyordu. Bu sistem ile otoparktaki araçların üzerinden uçup mağazanın içine girebiliyor, isterse duvarların içinden geçebiliyordu. Ayrıca, eğer aradığı şeylerin nerede olduğunu biliyorsa tüm koridorları da dolaşmak zorunda kalmıyordu.

Jim, hazır sisteme girmişken, oğlu Sam’in uzun zamandır istediği Oasis CD’sini de almaya karar verdi. Sistemi internet fonksiyonuna çevirdikten sonra, özel bir yazılım olan Sherlock’u piyasadaki en ucuz fiyatı bulması için aramaya programladı. Sherlock’un geri dönmesi bir kaç dakika aldı. Doğrudan satış yapan CDOne isimli yeni bir sanal mağazaydı. CD içinden bir şarkı da örnek olarak dinlenebiliyordu ama oğlu hemen yan odadaydı, duyabilirdi ve Jim bunun bir sürpriz olmasını istiyordu. Jim bu mağazanın düzenli müşterisi değildi ve mağaza Jim’in banka hesap detaylarına sahip değildi. Cüzdanından kartını çıkarttı ve kart okuyucudan geçirdi. CD’nin tutarı o anda banka hesabından düştü.

Jim, mutfaktaki işini bitirip salona geçtiğinde çocukların izlediği X-Files bitmişti. 9 yaşındaki kızı Lucy babasına ne izlemek istediğini sordu. Jim, ne yazık ki hiçbir zaman bu yeni sisteme alışamamıştı. İstediği zamanda izlemek için seçebileceği yüzlerce program vardı; futbol, farlı filmler ve oyunlar. Bazı zamanlarda o eski kanallı televizyonları, Çin yemeği sipariş vermeyi ve yanında bira ile televizyon izlemeyi özlediğini düşündü.

1996 yılı için ne kadar uzak, 2006 yılı için ne kadar yakın bir canlandırma. Bu hikayeyi okuyunca yakın geleceğimizi görür gibi oldum, yaz siz?

Fotoğraflar: Metro Future Store

Yeni bir ‘mim’ serisi

24 Ekim 2007 Çarşamba

Uzunca bir zamandır ortalıkta dolaşmayan mimler bloglar aleminde yeniden boy göstermeye başladı. Başlamasıyla iki farklı yerden mim yemem bir oldu. Sağ olsun önce Murat Kaya, ardından da Arzu Cihangir mim pasını vermişler.

İlginç bir mim serisiyle karşı karşıyayız. En yakınınızdaki kitabı açıyorsunuz ve 187. sayfanın ilk cümlesini yazıyorsunuz. Mimi ilk yediğim sırada bana en yakın kitap bir yemek kitabıydı ve ne yazık ki 187. sayfası yoktu. Bu ilk kitaptaki sayfa sorunu ve aradan geçen zaman nedeniyle, şu an itibariyle çalışma masamdaki kitap yığınının en üstündeki kitabı seçmiş bulunuyorum.

Jacques Ellul (2003). Teknoloji Toplumu, Bakış Yayınları: İstanbul, s. 187:
“…sından temel niteliktedir. Ancak üretim temposu piyasa koşullarının bir fonksiyonu olmaya devam etmektedir.”

Şimdi geldik işin en zor kısmına. Ben de elimdeki mim pasını doğrudan Alper Akcan‘a gönderiyorum.